-
Pzt-Cum 09.00 - 18.30
İçindekiler
ToggleGiriş
Kişilik hakları, bir bireyin onur, şeref, saygınlık, özel hayat gibi maddi olmayan tüm manevi değerlerini kapsayan ve hukuken korunan temel haklardır. Bu haklar kişiye sıkı sıkıya bağlı olup ihlalleri durumunda hukukumuz, uğranılan manevi zararın giderilmesi amacıyla manevi tazminat davası açılabilmesine olanak tanımaktadır. Özellikle son yıllarda gerek geleneksel medya gerek internet yoluyla kişilik haklarına saldırılar artmış ve bu saldırılara karşı manevi tazminat talepleri gündeme gelmiştir. Bu makalede, kişilik haklarının ihlali (saldırısı) nedeniyle açılacak manevi tazminat davaları tüm yönleriyle ele alınacak; kavramlar, yasal dayanaklar, dava şartları, zamanaşımı, görevli mahkeme, istenebilecek tutar ve benzeri pek çok konu detaylı şekilde incelenecektir.
Kişilik Hakkı Kavramı ve Hukuken Korunan Değerler
Kişilik hakkı, kişinin fiziksel, duygusal ve sosyal varlığını oluşturan tüm maddi olmayan değerler üzerindeki mutlak hakları ifade eder. Bu kavram oldukça geniş kapsamlıdır ve zaman içinde toplumsal değer yargılarına göre yeni unsurları da içine alabilir. Temel olarak şu değerler kişilik hakları kapsamında sayılmaktadır:
-
Onur, şeref ve saygınlık: Bu hak; bireyin toplum içindeki itibarı, haysiyeti ve kendisine duyduğu saygıyı kapsar. Kişinin toplum önünde küçük düşürülmemesi, alay konusu yapılmaması ve haksız ithamlarla lekelenmemesi bu hakkın koruma alanına girer. Onur ve şeref, kişilik değerlerinin en soyut ama en temel unsurlarındandır. Bir kişiye sosyal medyada açıkça “hırsız” ya da “ahlaksız” denilmesi, o kişinin toplum içindeki itibarını zedeleyici nitelikte olup kişilik haklarına saldırı teşkil eder. Mahkemeler, bu gibi durumlarda hakaret fiilinin ağırlığına göre manevi tazminata hükmedebilir.
-
Özel hayatın gizliliği: Bireyin ailesi, özel ilişkileri, günlük yaşamı, ev hayatı ve mahrem alanları da hukuken korunur. Kimsenin rızası dışında bu alanlara müdahale edilemez. Özel hayata ilişkin bilgilerin ifşası ya da izinsiz gözetlenmesi, kişilik hakkının ihlali sayılır. Bir kişinin izni olmadan evine gizli kamera yerleştirilmesi ya da cep telefonundan mesajlarının okunarak üçüncü kişilerle paylaşılması gibi durumlar özel hayatın gizliliğine açık bir saldırıdır. Bu tür durumlarda yalnızca ceza hukuku değil, aynı zamanda manevi tazminat sorumluluğu da gündeme gelir.
-
İsim ve kimlik değerleri: Kişinin adı, soyadı, yüzü (fotoğrafı), sesi ve hatta takma adı gibi kimliğini tanımlayan tüm unsurlar, kişilik hakkı kapsamındadır. Bunların izinsiz kullanımı hem özel hayatın hem de ticari hakların ihlali anlamına gelebilir. Örneğin bir kişinin fotoğrafının onun izni olmadan bir reklam kampanyasında kullanılması sadece ekonomik bir haksız kazanç değil, aynı zamanda kişinin kimliğine de tecavüz niteliği taşır. Mağdur, hem elde edilen kazancın iadesini hem de durumdan kaynaklı manevi tazminat talep edebilir.
-
Kişisel veri ve bilgiler: Kişisel veriler; bireyin adı, adresi, telefon numarası, sağlık bilgileri, banka hesapları, genetik bilgileri gibi kendisini doğrudan veya dolaylı olarak tanımlayan her türlü bilgiyi kapsar. Bu bilgilerin rıza dışı elde edilmesi, saklanması ya da paylaşılması kişilik hakkına aykırıdır. Örneğin bir bankanın, müşterisine ait harcama bilgilerini eşine ya da başka bir kişiye izinsiz olarak bildirmesi kişisel verilerin ihlali anlamına gelir. Böyle bir durumda mağdurun hem hukuki hem de tazminat yollarına başvurma hakkı vardır.
-
Beden bütünlüğü ve sağlık: Kişinin bedeni, ruhsal durumu ve genel sağlık durumu da kişilik hakları kapsamındadır. Vücuda izinsiz müdahale, darp, tehdit gibi durumlar beden bütünlüğüne saldırı teşkil eder. Ayrıca ruhsal travmalar da manevi zarar doğurabilir.
Yukarıdaki unsurlara yönelik her türlü haksız saldırı, müdahale veya ihlal kişilik hakkının ihlali sayılır. Örneğin bir kimseye hakaret etmek, iftira atmak, asılsız ithamlarla itibarını zedelemek onun şeref ve saygınlığına saldırıdır. Benzer şekilde kişinin özel fotoğrafını izinsiz yayınlamak, özel hayatına dair bilgileri rızası dışında ifşa etmek de kişilik haklarını ihlal eder. Kişinin adı veya sesinin izinsiz kullanılması, başkasının kimliğiyle karıştırılmaya sebep olacak uygulamalar da kişisel değerlere saldırı kapsamına girer.
Önemle belirtmek gerekir ki kişilik hakları alanı geniş düşünülmelidir. Hukukumuz bu hakların kapsamını önceden sınırlı bir listeyle tanımlamamıştır; hangi eylemin kişilik hakkına saldırı oluşturacağı somut olayın özelliklerine, zamanın koşullarına ve toplumun yerleşik değer yargılarına göre belirlenir. Örneğin geçmişte mümkün olmayan internet ortamındaki paylaşımlar, sosyal medya üzerinden yapılan ihlaller günümüzde kişilik haklarına yeni türde saldırılar olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla her somut olayda kişinin hangi değerinin zedelendiği ve bunun hukuken korunması gereken bir kişilik hakkı olup olmadığı yargı makamınca takdir edilir.
Kişilik Haklarına Saldırı Nedir?
Kişilik haklarına saldırı, bir kimsenin yukarıda sayılan manevi değerlerine hukuka aykırı biçimde yapılan tecavüz, müdahale veya haksız fiil anlamına gelir. Burada hukuka aykırılık, saldırı teşkil eden fiilin hukuk düzenince meşru sayılan bir nedeni veya izni bulunmamasıdır. Kişilik haklarına saldırı fiilleri çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir:
-
Sözlü ve yazılı hakaret, iftira ve küçük düşürücü beyanlar: Bir kimsenin onur, şeref ve itibarını zedeleyen sözler söylemek veya yazılar yayınlamak sık rastlanan saldırı türlerindendir. Hakaret suçu kapsamına giren fiiller, aynı zamanda kişilik hakkı ihlalidir. Ancak dikkat edilmeli ki bazı eylemler ceza kanununda suç sayılmasa bile (örneğin küçük düşürücü bir itham suç teşkil etmese de) bir kişinin toplum nezdindeki saygınlığını ve manevi değerlerini ihlal ediyorsa hukuken kişilik hakkına saldırı olarak kabul edilebilir. Dolayııslya hukuk düzeni, ceza hukuku kapsamına girmeyen onur kırıcı davranışları da kişilik haklarının ihlali olarak görmektedir.
-
Özel hayatın ihlali ve gizliliğin ihlali: Kişinin rızası olmadan özel yaşamına dair görüntülerin, bilgilerin paylaşılması, ev ve aile hayatına müdahale edilmesi de kişilik hakkı ihlalidir. Anayasa m.20 uyarınca herkes özel hayatına saygı gösterilmesini bekleme hakkına sahiptir; bu alana yapılan saldırılar hukuka aykırıdır ve manevi tazminat sorumluluğunu doğurur.
-
Kişisel verilerin hukuka aykırı kullanılması: Kişinin adı, fotoğrafı, sesi, adresi, telefon numarası, e-posta yazışmaları gibi kişisel verilerinin izinsiz kullanımı veya yayılması da bir saldırıdır. Örneğin bir kişinin fotoğrafının izinsiz şekilde ticari bir dergide kullanılması, o kişinin hem özel hayatına hem de dış görünüşüne ilişkin hakkına tecavüzdür; bu durumda kişilik hakkı ihlal edilmiş sayılır ve manevi tazminat gündeme gelebilir.
-
Basın ve yayın yoluyla yapılan saldırılar: Gazeteler, televizyon veya internet haber siteleri aracılığıyla kişileri küçük düşürücü, gerçek dışı veya özel hayatı ifşa edici yayınlar yapılması da yaygın ihlal şekillerindendir. Basın özgürlüğü kapsamında meşru habercilik ile kişilik haklarının ihlali arasındaki sınır önemlidir; gerçek dışı iddialar veya kamu yararı taşımayan, görünürde doğruluğu olmayan yayınlar basın özgürlüğü korumasından faydalanamaz ve kişilik hakkı ihlali sayılır. Örneğin, hakkında soruşturma olduğunu iddia eden asılsız bir haber yayınlanan kamu görevlisinin kişilik hakları ihlal edilmiş olacak ve manevi tazminat talep edebilecektir. Esasında bu durumda geniş kitleler önünde küçük düşürüldüğünden talep edilecek manevi tazminat miktarı da artmaktadır.
-
İnternet ve sosyal medya üzerinden saldırılar: İnternet ortamında hakaret içerikli paylaşımlar, kötü niyetli yorumlar, ifşa içerikleri, izinsiz fotoğraf-videoların yayılması gibi fiiller de kişilik haklarına saldırı olarak karşımıza çıkmaktadır. İnternet, saldırıların hızlı yayılmasına olanak verdiğinden müdahale ve tazmin süreçleri de önem kazanmıştır. Failin kimliğinin tespiti, içeriğin dünya çapında yayılması gibi sorunlar olsa da, Türk hukuku bakımından internet üzerinden gerçekleşen kişilik hakkı ihlallerinde de mağdur aynı hukuki yollara başvurabilir. Ayrıca 5651 sayılı Kanun kapsamında, içeriğin yayından çıkarılması veya erişimin engellenmesi gibi özel önlemler de talep edilebilir.
Yukarıdaki örnekler, kişilik haklarına saldırının ne tür fiiller olabileceğine dair yaygın durumlardır. Özetle, bir kimsenin manevi kişilik değerlerini ihlal eden, hukuka aykırı her fiil kişilik hakkına saldırı sayılmaktadır. Burada “hukuka aykırılık” vurgusu önemlidir; zira bazı durumlarda hukuka uygunluk nedenleri mevcut olabilir. Örneğin:
-
Hakkın kullanılması: Bir kişinin yasal şikayet hakkını kullanarak suç duyurusunda bulunması, sırf bu nedenle hakkında şikayet yapılan kişinin itibarının zedelenmesi durumunda, şikayet hakkı dürüstçe kullanıldığı sürece kişilik hakkı ihlali sayılmaz. Kanunun tanıdığı hakkın dürüstlük sınırları içinde kullanılması hukuka aykırı değildir.
-
Basın özgürlüğü ve haber verme hakkı: Gazetecilerin gerçek ve güncel olayları, kamu yararı bulunan konularda, görünür gerçeğe uygun şekilde haber yapmaları durumunda, ilgili kişi rahatsız olsa bile bu eylem hukuka uygun sayılabilir. Basın özgürlüğü ile kişilik hakları çatıştığında, TMK m.2’deki dürüstlük kuralı ve Yargıtay içtihatları ışığında denge sağlanır; eğer basın, haber verme hakkını kötüye kullanarak kişiyi gereksiz yere hedef almışsa veya gerçek dışı beyanlarla zarar vermişse, artık hukuka uygunluk kalkar ve kişilik hakkı ihlali oluşur.
-
Kişinin rızası: Eğer saldırı olarak nitelendirilecek bir fiile mağdur önceden özgür iradesiyle rıza göstermişse (örneğin fotoğrafının yayınlanmasına açık izin vermişse), sonradan manevi tazminat talep edemez. Ancak rızanın gerçek ve geçerli olması şarttır; aldatılarak veya zorlama altında verilen rıza geçersizdir.
-
Diğer hukuka uygunluk hâlleri: Meşru müdafaa (kendini savunma), daha üstün nitelikte bir kamu yararı için yapılan müdahale gibi durumlar da saldırı teşkil eden fiilleri hukuka uygun hale getirebilir. Hukuka uygun bulunan eylemler karşısında manevi tazminata hükmedilemez.
Kısaca, bir eylemin kişilik hakkına saldırı sayılabilmesi için hukuka aykırı olması, yani meşru bir savunmasının bulunmaması gerekir. Hukuka aykırılığı tespit edilen ve kişinin manevi değerlerini zedeleyen her fiil, mağdura manevi tazminat isteme hakkı verir.
Kişilik Hakkı ve Manevi Tazminat Davası Yasal Dayanakları
Hukukumuzda kişilik haklarının korunması hem Medeni Kanun hem Borçlar Kanunu düzeyinde özel hükümlere bağlanmıştır. Temel yasal dayanaklar şu şekildedir:
Türk Medeni Kanunu (TMK) m.24 ve m.25: TMK m.24, hukuka aykırı olarak kişilik hakkı saldırıya uğrayan kimsenin hakimden koruma isteme hakkı olduğunu belirtir. Bu genel ilkeye göre, kişilik hakkı ihlal edilen kişi hakimden bu ihlale son verilmesini, önlenmesini veya neticesinin ortadan kaldırılmasını talep edebilir. Devamı olan TMK m.25 ise bu koruma yollarını ve usullerini düzenler. Özellikle TMK 25/1’de, saldırı tehlikesi varsa önleme davası; saldırı devam ediyorsa durdurma (son verme) davası; etkileri sürüyorsa tespit davası açılabileceği belirtilir. Ayrıca TMK 25, düzeltme ve kararın üçüncü kişilere bildirilmesi veya yayınlanması gibi sonuçlar doğuran taleplere de imkan tanır. TMK 25/3 ise kişinin, bu koruma yollarına ek olarak maddi ve manevi tazminat isteyebileceğini, haksız saldırı dolayısıyla failin elde ettiği kazancın iadesini talep edebileceğini hükme bağlar. Yine TMK 25/4, manevi tazminat talebinin devredilemezliği ve mirasçılara geçişine dair özel bir hüküm içerir (bu konuya ileride değinilecektir).
Türk Borçlar Kanunu (TBK) m.49 ve m.58: TBK m.49, genel haksız fiil sorumluluğunu düzenler ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kişinin bu zararı gidermekle yükümlü olduğunu belirtir. Kişilik haklarının ihlalinde maddi veya manevi zarar oluştuğunda TBK 49 genel hükmü devreye girer. Öte yandan TBK m.58 özel olarak kişilik hakkının zedelenmesi halinde manevi tazminat konusunu düzenlemiştir. TBK 58’e göre, kişilik hakkı ihlal edilen kişi, uğradığı manevi zarara karşılık uygun bir miktar para tazminatı isteyebilir; hakim de bu tazminatın ödenmesine karar verebilir. Kanun ayrıca hakime, manevi tazminat yerine veya yanı sıra diğer bir giderim biçimi uygulama yetkisi de tanır; örneğin saldırıyı kınayan bir karar verip bunu yayınlatabilir. TMK 24 ve TBK 58 hükümleri birlikte değerlendirilerek, kişilik hakkı ihlal edilen kişi hem saldırının durdurulması/önlenmesi gibi manevi korunma davalarını hem de parasal manevi tazminat talebini aynı süreçte ileri sürebilir. Nitekim kanun koyucu TBK 49 ve TMK 24’de açıkça, kişilik haklarının zarara uğraması durumunda manevi tazminat istenebileceğini öngörmüştür.
Diğer ilgili mevzuat
Anayasa m.17 ve m.20: Herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı (m.17) ile özel hayatın gizliliği hakkı (m.20) anayasal güvence altındadır. Bu hükümler, kişilik haklarının korunmasında temel çerçeveyi çizer.
Basın Kanunu ve İnternet Kanunu: Basın Kanunu’nda tekzip (düzeltme) hakkı, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkındaki 5651 sayılı Kanun’da erişimin engellenmesi usulleri, kişilik hakları ihlal edilenlerin başvurabileceği özel mekanizmalardır. Özellikle 5651 sayılı Kanun m.9, internet içeriklerinde kişilik hakkı ihlali iddiasıyla içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi tedbirini düzenler. Bu tür idari/hukuki mekanizmalar, manevi tazminat davasından ayrı olarak hızlı koruma sağlamayı amaçlar.
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m.86: Kişilerin portre hakkını korur; bir kimsenin rızası alınmadan fotoğrafının yayımlanması kural olarak hukuka aykırı kabul edilir. Bu hüküm de kişinin resminin izinsiz kullanılmasını kişilik hakkı ihlali sayan genel ilkeyi destekler.
Türk Ceza Kanunu (TCK) ilgili suçlar: Hakaret (TCK 125), haberleşmenin gizliliğini ihlal (TCK 132), özel hayatın gizliliğini ihlal (TCK 134) gibi suçlar, aynı zamanda kişilik haklarını ihlal eden fiillerdir. Ceza yargılaması ayrı bir süreç olsa da bu suçların işlenmesi halinde mağdur, failden ayrıca manevi tazminat talep edebilir. Ceza yargılamasındaki tespitler hukuk davasına etki eder ancak ceza davası açılmamış veya ceza çıkmamış olması, manevi tazminat talebine engel değildir; manevi tazminat davası, ceza yargılamasından bağımsız bir hukuki imkandır.
Kişilik Haklarının Korunması İçin Başvurulabilecek Davalar
Kişilik hakkı ihlal edilen kimseler, uğradıkları haksız saldırıyı önlemek ve sonuçlarını gidermek amacıyla çeşitli dava ve taleplerde bulunabilirler. Hukukumuzda kişilik haklarının korunmasına yönelik birden fazla hukuki çare öngörülmüştür. Bunları ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz:
-
Önleme Davası: Henüz gerçekleşmemiş ancak gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel bir saldırıyı önceden engellemek için açılan davadır. Eğer bir kişinin kişilik hakkına yönelik yakın bir tehdit söz konusuysa (örneğin şahsı hakkında küçük düşürücü bir yayının çıkarılacağı haberi alınmışsa), mahkemeden karşı tarafa belirli bir davranışta bulunmama yükümlülüğü getirilmesini isteyebilir. Önleme davası ile saldırının vuku bulmadan durdurulması amaçlanır.
-
Durdurma (Son verme) Davası: Halihazırda devam etmekte olan bir ihlalin derhal sona erdirilmesini sağlamaya yöneliktir. Örneğin internet üzerinde bir yazı sürekli yayınlanarak kişinin itibarını zedeliyorsa, bunun yayından kaldırılması veya dağıtımının durdurulması için mahkeme kararı istenir. Devam eden ihlale, mahkemece verilecek tedbir veya hüküm ile son verilmesi sağlanır.
-
Tespit Davası: Kişilik hakkı ihlalinin sona ermiş olmasına karşın, etkileri hala sürüyor ya da tekrarına dair risk bulunuyorsa açılabilir. Bu davada amaç, yapılan fiilin hukuka aykırı bir saldırı olduğunun tespit edilmesidir. Tespit hükmü, geleceğe dönük olarak mağdurun haklılığını belgeleyeceği için önem taşır; özellikle itibarın iadesi veya benzer saldırıların önlenmesi açısından işlevseldir. Eylem sona ermiş ancak sonucu devam ediyor (örneğin kişi hakkında basılmış bir asılsız haberin insanlar üzerindeki etkisi sürüyor) ise, bunun hukuka aykırılığının mahkemece tespiti talep edilebilir.
-
Düzeltme ve Üçüncü Kişilere Bildirim: Mağdurun zedelenen itibarını iade etmek veya yanlış kanıları düzeltmek için, mahkemeden düzeltme metni yayınlanmasına veya kararın belirli yerlere bildirilmesine karar verilmesini istemek mümkündür. Bu genelde basın yoluyla gerçekleşen saldırılarda, tekzip (cevap ve düzeltme) veya hükmün gazete/dergi/website gibi mecralarda ilanı şeklinde olur. Amaç, mağdur hakkındaki yanlış bilgileri çürütmek ve üçüncü kişilere gerçeği duyurmaktır. Mahkeme, kişilik hakkı ihlalini tespit ettiğinde talep halinde kararın kamuoyuna duyurulmasına hükmedebilir; bu halde ilan masrafları da haksız fiil failine yüklenir.
-
Saldırı Nedeniyle Elde Edilen Kazancın İadesi: Eğer fail, mağdurun kişilik haklarına saldırı teşkil eden fiil sayesinde bir kazanç elde etmişse, mağdur bu kazancın iadesini talep edebilir. Buna vekaletsiz iş görme hükümlerine göre iade davası denir. Örneğin bir şirket, izinsiz olarak bir ünlünün ismini veya fotoğrafını reklamlarda kullanıp kazanç sağladıysa, ünlü kişi hem manevi tazminat isteyebileceği gibi, failin elde ettiği kazancın kendisine verilmesini de talep edebilir. Bu, haksız eylem sonucu sebepsiz zenginleşmenin önüne geçmek içindir. Burada klasik sebepsiz zenginleşmeden farklı olarak mağdurun malvarlığında bir eksilme şartı aranmaz; failin kazancı ile kişilik hakkının kullanılması arasındaki bağlantıyı ispatlamak yeterlidir.
-
Maddi Tazminat Davası: Kişilik hakkı ihlali neticesinde maddi bir zarar da oluşmuşsa (örneğin kişinin işine son verilmesine yol açarak gelir kaybına sebep olma, tedavi masrafı doğurma gibi), TBK genel hükümlere göre maddi tazminat istenebilir. Çoğu kişilik hakkı saldırısı manevi zarar doğurur; ancak bazen maddi zarar da bağlı olarak gerçekleşebilir. Mağdur, bu durumda uğradığı parasal kayıpları da ayrı veya birlikte açacağı davada talep edebilir.
-
Manevi Tazminat Davası: Bu makalenin asıl konusunu oluşturan dava türüdür. Kişilik hakkı saldırıya uğrayan kişi, duyduğu elem, üzüntü, manevi sarsıntı karşılığında uygun bir paranın kendisine ödenmesini talep eder. Manevi tazminat, hukukumuzda tek başına veya yukarıdaki diğer davalarla birlikte istenebilir. Örneğin bir dilekçede, davacı hem saldırının durdurulmasını hem manevi (ve varsa maddi) tazminat ödenmesini aynı anda talep edebilir; bu talepler birlikte görülebilir.
Yukarıdaki tüm yollar, TMK m.25 ve TBK m.58 temelinde düzenlenmiştir. Uygulamada genellikle manevi tazminat talebi, varsa maddi tazminat istemiyle birlikte açılan tek bir dava dilekçesinde ileri sürülür. Hakim, davacının talebi olmaksızın re’sen manevi tazminata hükmedemez. Yani mağdurun istemediği bir manevi tazminatı hakim kendiliğinden veremez; talep eden tarafın bunu dilekçesinde açıkça istemesi gerekir.
Sonuç olarak, kişilik hakları ihlal edilen kişi, önleme, durdurma, tespit, düzeltme, vekaletsiz iş görmeden kaynaklı kazanç iadesi, maddi ve manevi tazminat gibi geniş bir yelpazedeki hukuki imkanlardan durumuna uygun olanları kullanabilir. Manevi tazminat davası da bu imkanların en önemlilerinden biri olup, aşağıda ayrıntılı olarak değerlendirilecektir.
Manevi Tazminat Kavramı ve Amacı
Manevi tazminat, hukuka aykırı bir fiil sonucunda zarara uğrayan kişinin çektiği acı, üzüntü, elem, korku, huzursuzluk gibi manevi zararların para ile karşılanarak giderilmesi yoludur. Bu tazminat türü, maddi tazminatın aksine parasal bir kaybın telafisi değil, manevi boyuttaki zararların bir nebze olsun tatmin ve telafi edilmesi amacını güder. Hukukumuzda manevi tazminatın temel fonksiyonu, mağdurun bozulan manevi dengesini onarmak, ona manevi huzurunu geri kazandırmaya çalışmaktır.
Yargıtay, manevi tazminat miktarının belirlenmesinde bu tazminatın özgün niteliğine vurgu yapar: Manevi tazminat ne bir ceza, ne de tam anlamıyla maddi zarar karşılığıdır. Göz önünde bulundurulması gereken hususlar şöyledir:
-
Cezalandırma amacı taşımaz: Manevi tazminat, haksız fiil failini cezalandırmak amacıyla konulmuş bir yaptırım değildir. Tazminat miktarı belirlenirken failin malvarlığı azalması tek başına amaçlanmaz; faili değil mağduru merkeze alan bir yaklaşımla, mağdurun çektiği üzüntüyü hafifletecek makul bir tutar takdir edilir.
-
Maddi zararın karşılığı değildir: Manevi zarar, parayla ölçülemez bir zarar türüdür. Bu yüzden manevi tazminat, maddi zararın bir eklentisi değil, bağımsız bir tazminat türüdür. Örneğin bir trafik kazasında hem aracınız hasar görüp maddi zarara uğrayabilir, hem de ciddi acı ve travma yaşayarak manevi zarara uğrayabilirsiniz. Manevi tazminat işte bu ikinci kısım içindir. Dolayısıyla bir kişi maddi zararı olmasa bile sırf çektiği manevi acı nedeniyle manevi tazminat isteyebilir. Tersinden, maddi tazminat ödenmiş olması manevi tazminat hakkını ortadan kaldırmaz.
-
Tatmin (teselli) fonksiyonu: Öğretide “tatmin” görüşü olarak bilinen hakim görüşe göre manevi tazminat, uğranılan manevi zararın bir nebze olsun giderilmesi, mağdurun adalet duygusunun tatmin edilmesi amacını taşır. Kişilik değerleri para ile ölçülemese de, hukuk manevi tazminata hükmederek mağdurun bir nebze de olsa acısını hafifletmeye çalışır. Bu, mağdurda haksızlığa uğramış olmanın yarattığı öfkeyi yatıştırma, yeniden toplumda itibarını onarma etkisi doğurabilir. Bu nedenle takdir olunacak miktar, mağdurun acısını dindirecek, ona moral verecek, adaletin tesis edildiği hissini yaratacak düzeyde olmalıdır.
-
Caydırıcılık fonksiyonu: Tatmin fonksiyonunun yanı sıra, manevi tazminata atfedilen bir diğer işleve göre, belli ölçüde caydırıcı bir etkisi de vardır. Yüksek olmayan ama hissedilir bir miktar tazminata mahkum olmak, fail ve benzer durumda olanlar için bir uyarı işlevi görebilir. Ancak bu asla manevi tazminatın asıl amacı değildir; yan sonuçlarından biridir. Bu yüzden manevi tazminat miktarı belirlenirken ne salt cezalandırma saikiyle fahiş rakamlar ne de caydırıcılığı yok edecek sembolik komik rakamlar seçilmemelidir. Hakkaniyet, temel ölçüt olmalıdır.
-
Tek seferlik ve bölünmez oluşu: Manevi zarar tek bir ruhi bütünlük içinde doğar ve manevi tazminat da bunun için bir kez talep edilir. Doktrin ve Yargıtay uygulamasında, manevi tazminat talebinin tekliği ve bölünmezliği ilkesi kabul edilmiştir. Bu ilkeye göre, mağdur aynı fiil nedeniyle birden fazla manevi tazminat davası açamaz; talebini tek bir davada toplamlı olarak ileri sürmelidir. Bu nedenle manevi tazminat davaları kısmi dava şeklinde açılamaz, belirsiz alacak davası da yapılamaz. Davacı manevi tazminat talebini bir kere ve kesin olarak belirtmeli, sonradan ıslah yoluyla artırıma gitmesi de kural olarak mümkün değildir (ancak zarar veren fiilin sonuçlarında sonradan ortaya çıkan ağırlaşmalar olursa, bu yeni olguya dayanarak ek dava açılması doktrinde tartışılan istisnai bir konudur). Uygulamada mahkemeler, manevi tazminat miktarının ıslahla artırılmasını kabul etmemekte, bu ilkeye aykırı davranılması Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmaktadır.
-
Devredilemez ve sınırlı miras geçişi: Manevi tazminat alacağı, kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak niteliğindedir. Bu nedenle, karşı tarafça açıkça kabul edilmedikçe üçüncü bir kişiye temlik edilemez (devredilemez) Ayrıca Türk Medeni Kanunu m.25/4 uyarınca, mirasçılara geçmez; ancak miras bırakan kişi ölmeden önce manevi tazminat talebini ileri sürmüş ise mirasçılar dava açabilirler, mevcut davayı sürdürebilirler. Yani mağdur henüz hayattayken manevi tazminat davası açmış ya da açıkça talep etmiş ancak süreç devam ederken vefat etmişse, bu talep hakkı mirasçıları tarafından devam ettirilebilir. Fakat mağdur hayattayken hiç talep ileri sürmemiş ve vefat etmişse, sırf bu nedenle mirasçıları onun adına manevi tazminat isteyemez.
Yukarıdaki özellikler ışığında, manevi tazminatın hukuk sistemimizdeki yeri daha iyi anlaşılmaktadır. Kişilik haklarına saldırı nedeniyle hükmedilecek manevi tazminat, mağdurda manevi huzuru yeniden tesis etme işlevi gören kendine özgü bir telafi aracıdır. Bu yönüyle, örneğin bir malvarlığı zararını gideren tazminattan veya failin cezalandırılmasını sağlayan ceza yaptırımından farklıdır. Hakim takdir yetkisini kullanarak olaya ve tarafların durumuna göre en uygun miktarı belirlemeye çalışacaktır. Aşağıda hakim tarafından manevi tazminat miktarının belirlenmesi ve dava sürecine ilişkin esaslar ayrıca ele alınacaktır.
Manevi Tazminat Davasının Şartları
Kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminata hükmedilebilmesi için bazı yasal şartların gerçekleşmesi gerekir. Bu şartlar, genel olarak haksız fiil sorumluluğunun koşullarının manevi zarar boyutundaki görünümüdür. Şöyle ki:
Kişilik hakkının ihlali (hukuka aykırı fiil): Öncelikle, davacının korunan bir kişilik değerine yönelik bir ihlalin gerçekleşmiş olması gerekir. Yukarıda tanımlandığı üzere onur, saygınlık, özel yaşam, beden bütünlüğü vb. alanlarda hukuka aykırı bir saldırı mevcut olmalıdır. Fiilin hukuka aykırı olması, yani hukuk düzenince kabul edilebilir bir sebebe dayanmaması şarttır. Hukuka uygunluk halleri (meşru savunma, rıza, hak kullanımı, kamu görevi ifası gibi) yoksa fiil hukuka aykırıdır. Örneğin sanık konumundaki birinin, ceza soruşturması kapsamında hakkında yapılan olumsuz haberlerden dolayı manevi tazminat talebi, eğer haberler kamu yararına ve doğruysa reddedilebilir (fiil hukuka uygundur); ama asılsız ise hukuka aykırıdır ve şartın ilk unsuru gerçekleşir. Kısaca, davaya konu eylemin kişilik haklarını zedeleyen, haksız ve hukuka aykırı bir fiil olması gerekir.
Manevi zarar: Saldırı sonucu davacının manevi zarara uğramış olması aranır. Manevi zarar, kişinin ruh dünyasında meydana gelen acı, elem, keder, korku, utanç, öfke gibi olumsuz hislerin tümünü kapsar. Bu sübjektif bir olgu olduğu için, her olayda ayrı değerlendirilir. Yargıtay uygulamasında genellikle kişilik hakkının ihlali halinde manevi zararın varlığı karine olarak kabul edilir; ayrıca psikolojik raporla kanıtlama zorunluluğu yoktur. Örneğin ağır hakarete maruz kalan birinin üzüntü duyması hayatın olağan akışına uygundur, mahkeme bunu ayrıca ispatlatmaz. Objektif teoriye göre, kişilik hakkı saldırıya uğramışsa mağdurun acı çekip çekmediğine bakılmaksızın manevi zarar doğmuş sayılır. Bununla birlikte, sübjektif teori destekleyenler, mağdurun gerçekten üzüntü, acı hissetmesini manevi zararın şartı sayar. Uygulamada, özellikle tüzel kişiler açısından objektif teori benimsenmektedir (zira tüzel kişiler fiziksel olarak acı duymaz ama itibarları zedelenebilir). Sonuç olarak kişilik hakkı saldırıya uğrayan kişinin bundan manevi olarak etkilendiğinin kabulü esastır. Çok hafif saldırılarda veya davacının aslında bu durumdan etkilenmediğinin açıkça anlaşıldığı istisnai hallerde, manevi zarar yokluğu savunma olarak ileri sürülebilir.
Uygun illiyet bağı: Hukuka aykırı fiil ile doğan manevi zarar arasında neden-sonuç (illiyet) bağı bulunmalıdır. Davacının iddia ettiği üzüntü, elem, itibar kaybı gibi sonuçlar, davalının eyleminden kaynaklanmış olmalıdır. Dolayısıyla meydana gelen zarar ile failin davranışı arasında hukuken irdelenebilecek uygun illiyet bağı bulunmalıdır.
Kusur (kast veya ihmal): Manevi tazminata hükmedilebilmesi için kural olarak failin kusurlu olması aranır. Yani davalının kasten veya en azından ihmaliyle o haksız fiili işlemiş olması gerekir. Türk Borçlar Kanunu madde 58, manevi tazminattan bahsederken haksız fiil sorumluluğuna dayanır ki, genel kural kusur sorumluluğudur. Kusur yoksa (örneğin tamamen istemeden ve öngörmeden gerçekleşen bir olay yüzünden kişilik hakkı zedelenmişse), kural olarak manevi tazminat da istenemez. Ancak kanundan doğan kusursuz sorumluluk hallerinde (örneğin adam çalıştıranın sorumluluğu, temsilcinin sorumluluğu gibi) veya TBK 114/2 kıyasıyla sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk durumlarında, failin kusuru olmasa bile sorumlu tutulabilir. Örneğin bir şirket çalışanı, görevi sırasında bir müşterinin kişilik hakkına zarar verirse, işveren şirket kusuru olmasa bile adam çalıştıranın kusursuz sorumluluğu gereği manevi tazminat ödemek durumunda kalabilir. Yine de çoğu klasik senaryoda hakaret, iftira, gizliliği ihlal gibi fiiller kasten işlendiğinden kusur şartı dolmaktadır.
Aktif husumet ehliyeti (dava açma hakkı): Manevi tazminat talep edebilecek kişi, kişilik hakkı saldırıya uğrayan kişinin bizzat kendisidir. Mağdur, ayırt etme gücüne sahip ve ergin ise davayı kendisi açar. Ayırt etme gücü bulunan küçük veya kısıtlı ise, kendi adına bizzat dava açabilir; kanuni temsilcinin iznine gerek olmadan manevi tazminat talep edebilir. Ayırt etme gücü olmayan kişiler adına ise yasal temsilcileri (veli, vasi) dava açabilir. Tüzel kişiler de, kişilik hakları ihlal edildiğinde manevi tazminat talep edebilirler (tüzel kişilerle ilgili detaylı açıklama ileride ayrı başlıkta yapılacaktır). Ayrıca bazı özel durumlar söz konusudur:
-
-
Ağır bedensel zarar görenin yakınları: TBK m.56 hükmü gereğince, eğer bir kişi bedensel olarak ağır bir zarara uğramışsa (örneğin felç kalma, ağır sakatlık), bu kişinin yakınları da manevi tazminat isteyebilir. Yakın kavramı, kan bağı ile sınırlı olmamakla birlikte, somut olayın özelliklerine göre duygusal yakınlığı güçlü kişileri kapsar. Örneğin nişanlısı trafik kazasında sakat kalan bir kişi, veya çok samimi arkadaşı ağır yaralanan biri, manevi yönden etkilendiğini kanıtlayabilirse tazminat talep edebilir. Uygulamada Yargıtay, yakın kavramını aile ve akrabalıkla sınırlı tutmamakla birlikte, çok genişletilmesine de karşı çıkmaktadır; örneğin ölen bir kişinin kuzeninin veya amcasının manevi tazminat talebi genellikle reddedilirken, nişanlı, evlilik dışı birliktelik, çocukluk arkadaşı gibi durumlarda özel koşullar varsa kabul görebilmektedir.
-
Ölüm halinde yakınlar: Bir haksız fiil sonucunda mağdur yaşamını yitirmişse, ölenin yakınları (eş, çocuklar, anne-baba gibi en yakın aile bireyleri başta olmak üzere, durumun özelliğine göre nişanlı, kardeş gibi kişiler) kendi çektikleri manevi acı nedeniyle manevi tazminat talep edebilirler. TBK m.56/2 bu durumu açıkça düzenlemiştir. Yakın kavramının kapsamı yine yukarıda belirtilen şekilde yorumlanır. Örneğin bir anne, trafik kazasında ölen çocuğu için, ya da kardeş, ölen kardeşi için manevi tazminat isteyebilir. Hatta Yargıtay, cenin halinde olan ve sonradan sağ doğan çocuğun bile, doğumdan sonra babasının ölümü nedeniyle manevi tazminat talep edebileceğini kabul etmiştir. Bu, hayata gözlerini henüz açmamış bir bebeğin, ileride babasız büyüyecek olması nedeniyle duyacağı manevi eksikliğin tazmin edilmesi gerektiği düşüncesine dayanır. Ölüm halinde ölen kişinin yakınlarının acısı, manevi tazminatla bir nebze de olsa giderilmeye çalışılır.
-
Ölümden önce talep hakkı ve mirasçılar: Eğer zarar gören kişi, ağır bedensel zarar sonucu veya başka şekilde, ölmeden önce manevi tazminat talebini dile getirmiş veya dava açmış ise, bu talep hakkı mirasçılarına geçer ve dava mirasçılar tarafından sürdürülebilir. Fakat kişi ölmeden önce böyle bir talepte bulunmamışsa, mirasçılar doğrudan o kişinin çektiği acı için manevi tazminat isteyemez (kendi acıları hariç yukarıdaki yakınların talebi kapsamında). Örneğin bir hasta, doktor hatası nedeniyle manevi tazminat davası açmadan vefat ederse, mirasçıları onun adına manevi tazminat alamaz; ancak aynı olaydan dolayı kendileri bir yakın kaybı acısı yaşadıysa kendi adlarına talep edebilirler.
-
Pasif husumet (davalı): Manevi tazminat davasında davalı, zarar veren (haksız fiil faili) kişidir. Hakaret eden, iftirada bulunan, özel hayatı ihlal eden veya kusursuz sorumluluk hallerinde sorumlu tutulan kişi/kurum davalı olacaktır. Eğer saldırıyı gerçekleştiren kişi öldüyse, Türk hukukunda tazminat sorumluluğu miras hukukuna göre terekeye (mirasçılara) geçer. Yani davalı ölmüşse, mirası reddetmemiş mirasçılarına karşı dava açılabilir. Birden fazla kişinin birlikte gerçekleştirdiği saldırılarda, müteselsil sorumluluk ilkesi gereği zarar gören, dilediği birine veya hepsine birden dava açabilir; mahkeme hepsini müteselsilen sorumlu tutabilir. Örneğin bir gazetede çıkan hakaret içerikli haber için yazar, editör ve imtiyaz sahibi birlikte sorumlu olabilir. Aynı şekilde, bir internet sitesinde hakaret içerikli yorum yapan kullanıcı ile siteyi işleten kişi birlikte dava edilebilir. Kusursuz sorumluluk hallerinde, örneğin çalışanının eylemi nedeniyle işveren veya yayın yönetmeni de davalı olabilecektir.
Yukarıda sayılan şartlar bir araya geldiğinde, manevi tazminat talebinin hukuki zemini oluşmuş demektir. Uygulamada bu şartların varlığı, dava sırasında ortaya konan delillerle değerlendirilecektir. Davacı, kişilik hakkına saldırıyı ve bunun kendisinde manevi zarara yol açtığını ispatlayacak; davalı ise genelde hukuka uygunluk nedeni, kusursuz olduğunu iddia etme veya olayın bu sonucu doğurmadığı yönünde savunmalar yapacaktır.
Belirtelim ki, manevi zarar ve miktarı takdiri olduğu için mahkeme somut olayın özelliklerine göre bir karar verir. Örneğin aynı söz, farklı ortamlarda söylendiğinde farklı etki yapabilir; birine yapılan hakaret kalabalık içinde ise zararı daha büyük görülür vs. Ayrıca mağdurun kendi kusuru da manevi tazminat miktarında etkili olabilir. Eğer olayın çıkmasında davacının da kusurlu bir davranışı katkıda bulunmuşsa (örneğin kavgayı ilk başlatan taraf olması gibi), manevi tazminat ya hiç verilmez veya indirim yapılarak verilir. Yargıtay, davacının kusuru varsa manevi tazminatta uygun oranda indirim yapılmasını zorunlu görmektedir. Dolayısıyla manevi tazminat davasında hakkaniyet dengesi, iki tarafın hal ve hareketleri de göz önüne alınarak sağlanır.
Ağır Bedensel Zarar ve Ölüm Halinde Manevi Tazminat
Kişilik haklarına saldırı kavramı, yalnızca itibara veya özel hayata yönelik fiilleri değil, beden bütünlüğüne yönelik saldırıları da kapsar. Kişinin vücut dokunulmazlığının ihlali, sağlığının zarar görmesi, cismani zarara uğraması da en temel kişilik hakkının (yaşam ve vücut bütünlüğü) ihlalidir. Ancak Türk Borçlar Kanunu, bedensel zararlar ve ölüm halinde manevi tazminatı TBK m.56’da özel olarak düzenlemiştir. Bu nedenle, bu durumların diğer kişilik hakkı ihlallerinden ayrı bazı özellikleri vardır:
-
Bedensel zarar (yaralanma) durumunda: Haksız fiil sonucunda bir kimsenin vücut bütünlüğü ihlal edilmiş (örneğin yaralanmış) ise, yaralanmanın derecesi ne olursa olsun o kişi uğradığı manevi acı nedeniyle failden manevi tazminat talep edebilir. Yani küçük bir yaralanma dahi olsa kişi manevi yönden etkilenmiş sayılır ve tazminat isteme hakkı vardır. Bunun yanında, eğer kişinin uğradığı bedensel zarar çok ağır ise (örneğin kalıcı sakatlık, uzuv kaybı gibi durumlar) bu zarardan etkilenen yakınlar da devreye girer. TBK m.56’ya göre, ağır bedensel zarar durumunda zarar görenin eş, ana, baba, çocuk gibi yakınları da manevi tazminat talebinde bulunabilirler. Uygulamada yakınlık kavramı, fiilin niteliğine göre geniş yorumlanabilir (örneğin ciddi şekilde sakat kalan nişanlının durumu, nişanlısı için de manevi zarar sayılabilir.) Bu “yansıma yoluyla manevi zarar” denilen durumda, amaç sadece doğrudan yaralanan kişiyi değil, onun acısını paylaşan yakın çevresini de kısmen tatmin etmektir.
-
Ölüm halinde: Haksız eylem sonucu bir kişi yaşamını yitirirse, ölenin ailesi ve yakınları uygun miktarda manevi tazminat isteyebilir. Kanun burada özellikle ölenin ailesi ifadesini kullanır ki Yargıtay uygulamasında bununla genellikle ölenin eşi, çocukları ve anne-babası kastedilmektedir. Ancak somut olaya göre kardeş, nişanlı, dedeler, torunlar gibi kişiler de çok özel durumlarda manevi tazminat alabilmektedir. Yargıtay, anne karnında olup kazada babasını kaybeden ve doğduktan sonra dava açan bir çocuğun bile babasının ölüm acısını yaşam boyu hissedeceği gerekçesiyle manevi tazminata hak kazanacağını belirtmiştir. Bu tür durumlarda manevi acının varlığı hayatın olağan akışına göre kabul edilir. Ölüm halinde, tazminat talep eden yakınların fiilen ne kadar acı çektiğini ispatlaması gerekmeyebilir; yakın akrabalık ilişkisi varsa üzüntü karine olarak kabul edilir. Ancak daha uzak hısımlar (örneğin amca, hala, yeğen gibi) için genellikle ayrıksı bir yakınlık ortaya konmadıkça manevi tazminat uygun görülmez.
-
Ölüm sonrasında talep hakkının devri: Yukarıda da belirtildiği gibi, ölen kişinin kendi manevi tazminat hakkı (yaşadığı acı için) mirasçılarına geçmez, şayet ölmeden önce talep etmiş ve süreç devam ediyorsa mirasçılar o davayı sürdürebilir. Onun dışında, ölümle birlikte kişilik hakları sona erdiğinden, ölen adına manevi tazminat söz konusu olmaz. Ancak bu kural, ölünün hatırasına saldırı hallerinde biraz farklılaşır: Ölmüş bir kişinin anısına ağır hakaret, mezarına saygısızlık gibi fiillerde, ölenin yakınları TMK 25 çerçevesinde saldırının tespiti ve uygun giderim talepleriyle dava açabilir. Yargıtay genelde bu tip durumlarda manevi tazminata hükmedilmesini değil, kararın kınama ile yetinmesini benimsemektedir. Bunun gerekçesi, artık doğrudan bir mağdurun olmaması ve tazminatın niteliği gereği şahsa sıkı bağlı olmasıdır. Dolayısıyla ölümden sonra manevi tazminat, ya ölenin yakınlarının kendi acıları için (TBK 56) ya da ölenin hatırasına saldırı varsa manevi tatmin amaçlı sembolik çözümlerle gündeme gelir.
Özetle, bedensel zarar ve ölüm durumları manevi tazminat hukuku bakımından özel düzenlemelere tabidir. Ağır bedensel zarar gören kişinin yakınları, onun maruz kaldığı olaydan dolayı manevi zarara uğramış kabul edilerek talep hakkına sahip olabilir. Ölüm halinde de benzer şekilde, ölenin ailesi ve yakın çevresi kendi manevi acılarını dindirmek üzere tazminat alabilir. Bu tutarlar, elbette ki kaybın büyüklüğüne, tarafların durumuna ve hakkaniyete göre hakim tarafından takdir edilir. Genç yaşta evladını kaybeden bir anne ile uzak bir akrabanın acısı aynı düzeyde görülmeyeceğinden, herkes için uygun farklı miktarlar belirlenebilir.
Manevi Tazminat Miktarının Belirlenmesi ve Hakimin Takdiri
Manevi tazminat davalarında en çok tartışma konusu olan noktalardan biri, hükmedilecek tazminat miktarının neye göre belirleneceğidir. Kanun, bu konuda belirli bir tarifeye veya hesaplama formülüne yer vermemiş; tamamen hakimin takdirine bırakmıştır. Ancak takdir kullanılırken kanunun amacı, Yargıtay içtihatları ve hakkaniyet ilkeleri yol gösterici olur:
-
Hakimin takdir yetkisi: TBK m.58, manevi tazminat miktarının belirlenmesini hakimin takdirine bırakır. Hakim, somut olaydaki fiilin ağırlığı, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, failin kusur derecesi, eylemin mağdur üzerindeki etkisi gibi pek çok unsuru değerlendirerek bir meblağ belirler. Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı, hakimin kararında bu belirlemeye etki eden nedenleri objektif ölçülere göre göstermesi gerektiği yönündedir. Hakim kararında somut olayın özelliklerine değinen bir gerekçe ile manevi tazminat miktarına hükmedecektir.
-
Sınırlar: Manevi tazminat için kanunda bir üst sınır belirtilmemiştir. Teorik olarak oldukça yüksek rakamlar da istenebilir; ancak hakim takdir ederken aşırılıktan kaçınır. Öte yandan, hakim talep edilenden fazlasına hükmedemez. Manevi tazminat davalarında davacı, dilekçesinde belirli bir miktar belirtmek zorundadır ve hakim en fazla bu miktara kadar tazminata karar verebilir. Aşağı yönde ise bağlılık yoktur: Hakim, talep edilenden daha azına hükmedebilir. Örneğin davacı 100.000 TL istemişse, hakim 30.000 TL uygun bulabilir. Ama davacı 100.000 TL istemişse, hakim 150.000 TL’ye hükmedemez. Bu nedenle davacılar makul bir miktar talep etmeye özen göstermelidir; zira çok yüksek bir istem davanın kısmen reddine yol açabilir.
-
Hakkaniyet ve ölçülülük: Belirtildiği gibi manevi tazminatın amacı tatmindir, bu nedenle miktar belirlenirken ne mağduru zenginleştirecek ne de önemsiz kalacak bir meblağ düşünülmelidir. Hakkaniyet, yani adil ve makul olma ölçütü en önemli kılavuzdur. Bu kapsamda:
-
Fiilin ağırlığı arttıkça genelde tazminat miktarı yükselir. Ağır hakaret, geniş kitlelere yayılmış iftira, kişinin hayatını altüst eden bir özel hayat ihlali gibi vakalarda daha yüksek manevi tazminat takdir edilebilir. Örneğin küçük düşürücü bir haber ulusal basında çıktıysa zarar yaygın olacağından tazminat nispeten yüksek olur; aynı söz sadece iki kişinin yanında söylendiyse daha düşük olur.
-
Tarafların ekonomik ve sosyal durumları tamamen belirleyici olmasa da dikkate alınır. Zira tazminat miktarının fail üzerinde caydırıcı etkisi de göz ardı edilmez. Örneğin çok zengin bir iş insanının bir kişiye ağır hakaret etmesi halinde, 5.000 TL gibi cüz’i bir miktar hem mağduru tatmin etmeyebilir hem de fail için hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Bu yüzden mahkeme, failin malvarlığuna göre de bir değerlendirme yapar (ancak bu, malvarlığı zarar tazmini olmadığından tali bir ölçüttür). Mağdurun ekonomik durumu ise, zengin-fakir olmasından ziyade toplum içindeki hali ve çektiği üzüntünün derinliğiyle ilgilidir; fakir bir insanın onuru ile zengin bir insanın onuru eşittir, dolayısıyla ekonomik durum sadece caydırıcılık ve ödeme gücü yönüyle değerlendirilir.
-
Failin kusur yoğunluğu da etki eder. Kast derecesi yüksek, planlı-programlı bir saldırı varsa, hakim bunu göz önünde bulundurabilir. Tersine, taksirle (dikkatsizlikle) yapılan bir fiilde, manevi tazminat miktarı daha düşük tutulabilir.
-
Mağdurun olaydan sonraki durumu ve davranışı da ölçüt olabilir. Örneğin hakkında iftira atılan bir kişi, bu olay nedeniyle toplumdan soyutlandı, psikolojik tedavi gördü ise, onun zararının derinliği daha açıktır ve tazminat artabilir. Ancak mağdur olay sonrası gereken özeni göstermeyip kendi zararını büyüttüyse (örneğin basit bir yanlış anlaşılmayı büyütüp basına kendi taşıdıysa), bu da değerlendirilebilir.
-
Kusur paylaşımı: Yukarıda değinildiği gibi mağdurun da kusuru varsa, tazminat miktarı indirilmelidir. Hatta Yargıtay, davacının kusurunun bulunduğu durumlarda indirim yapılmamasını bozma nedeni saymaktadır. Bu nedenle hakim, olayda davacının bir katkısı veya haksız tahriki olup olmadığını da araştırır. Ceza davasında haksız tahrik indirimine tabi olmuş bir saldırgan lehine ceza azalması olsa bile, bu durum tamamen manevi tazminatı ortadan kaldırmaz; sadece miktar takdirinde etkili olur.
-
-
Faiz ve ödeme zamanı: Manevi tazminat parası, genelde mahkeme kararının kesinleşmesiyle birlikte ödenir. Faiz konusunda Yargıtay uygulaması, manevi tazminata karar tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündedir. Yani geçmişe dönük değil, mahkemenin hüküm gününden başlayarak faiz işler (aksi kararlaştırılmamışsa). Böylece davacı, karar sonrasında parasını alana kadar enflasyon ve fırsat maliyeti kaybını faizle telafi etmiş olur. Faiz oranı, yasal faizdir (genellikle TL için yıllık %9 veya ilgili dönemdeki mevzuata göre değişen oran). Eğer davalı kararı temyiz edip dosyayı uzatırsa, bu süreçte de faiz işlemeye devam eder.
Manevi Tazminat Davalarında Zamanaşımı Süreleri
Manevi tazminat davalarında da zamanaşımı (hak düşürücü süre) meselesi önemlidir. Kişilik haklarına saldırı nedeniyle tazminat isteme hakkı, belirli bir süre içinde kullanılmazsa zamanaşımına uğrayabilir. Türk Borçlar Kanunu, haksız fiiller için genel zamanaşımı sürelerini burada da uygulamaktadır:
-
Genel zamanaşımı: Haksız fiile dayalı manevi tazminat davaları, fiili ve faili öğrenme tarihinden itibaren 2 yıl içinde açılmalıdır. Bu süre, mağdurun zararı ve failin kim olduğunu öğrendiği günden başlar. Ancak fiil tarihi itibarıyla her hâlükarda 10 yıl geçmekle, dava zamanaşımına uğrar. Örneğin kişilik hakkına saldırı oluşturan bir yayın 1 Ocak 2020’de yapıldıysa ve davacı hemen o gün faili öğrendiyse normalde 1 Ocak 2022’ye kadar dava açmalıdır; aksi halde 10 yıl içinde herhalde (en geç 1 Ocak 2030’a kadar) hakkı sona erer. Eğer davacı fiili geç öğrenmişse (örneğin yazıyı 6 ay sonra gördüyse), öğrenmeden itibaren 2 yıl sayılır ama ne olursa olsun fiilin üzerinden 10 yıl geçince süre dolar. Bu 2 ve 10 yıllık süreler, TBK m.72’deki genel haksız fiil zamanaşımı süreleridir.
-
Ceza zamanaşımıyla uyum (uzamış süre): Eğer kişilik hakkına saldırı oluşturan fiil aynı zamanda ceza kanunlarına göre suç teşkil eden bir eylem ise ve o suç için öngörülen zamanaşımı süresi daha uzun ise, manevi tazminat davasına da o ceza zamanaşımı uygulanır. Bu hüküm, TBK m.72/2’den gelmektedir. Örneğin fiil hakaret suçu ise, TCK’ya göre hakaretin zamanaşımı süresi (8 yıl) dikkate alınarak manevi tazminat davası 8 yıl içinde açılabilir. Yahut fiil bir terör suçu kapsamında kalıyor ve 15 yıl zamanaşımı varsa, manevi tazminat için de 15 yıl geçerlidir. Bu kural, özellikle ağır suç niteliğindeki saldırılarda mağdurun hak kaybına uğramaması için konmuştur.
-
Sürelere ilişkin diğer hususlar: Zamanaşımı, hukuki niteliği gereği defi olarak ileri sürülmelidir; yani davalı eğer süre geçtiyse bunu savunmada iddia etmelidir. Hakim kendiliğinden göz önüne alamaz. Ayrıca bazı durumlarda zamanaşımı kesilebilir veya durabilir (örn. taraflar arasında uzlaşma görüşmeleri olmuşsa kesinti sayılabilir, dava açılmış ve usulden reddedilmişse belirli şartlarla kesinti etkisi yapar vb. TBK 153 ve devamı maddeleri uyarınca). Ancak bunlar genel hukuk kuralları olup, manevi tazminata özgü değildir.
Belirtilmelidir ki, kişilik hakkı ihlalleri bazı hallerde süreklilik arz edebilir. Özellikle internet ortamında süren yayınlar için zamanaşımı başlangıcı konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Uygulamada, sürekli yayın halinde her gün yeni bir fiil gibi de değerlendirilebiliyor veya yayının ilk yayımlandığı tarihten itibaren süre işliyor diye de görüşler var. Bu teknik tartışmalar somut olay bazında yargı mercilerince çözümlenir. Genel kural ise yukarıdaki 2 yıl/10 yıl prensibidir.
Sonuç olarak, kişilik haklarına saldırıya uğrayan kişi, zamanaşımı sürelerini geçirmemeye özen göstermelidir. Aksi takdirde, haklı olsa bile sırf süre aşıldığından davası reddedilebilir.
Manevi Tazminat Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme
Manevi tazminat davasının hangi mahkemede ve nerede açılacağı konusu da önem taşır. Görevli (konu bakımından yetkili) mahkeme ile yetkili (yer bakımından yetkili) mahkeme ayrımına değinelim:
-
Görevli Mahkeme: Kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat davaları, kural olarak Asliye Hukuk Mahkemesinde görülür. Bu tür davalar bir özel hukuk uyuşmazlığı olup, herhangi bir özel mahkeme türüne (örn. ticaret, tüketici vs.) özgülenmemiştir. Bazı durumlarda eğer taraflar arasında bir sözleşme ilişkisi varsa ve ihlal bundan kaynaklanıyorsa (örneğin bir sözleşmenin ifası sırasında kişilik hakkı ihlali olduysa), yine de manevi tazminat talebi TBK 58’e dayandığı için genel hükümlere tabidir ve Asliye Hukuk görevlidir. Şayet olay bir iş ilişkisi kapsamında olmuşsa (örneğin işveren işçiye mobbing uyguladı, kişilik haklarını zedeledi) bu durumda iş mahkemesi de görevli olabilir, çünkü işçi-alacak davaları içinde değerlendirilebilir. Ancak klasik anlamda iki serbest şahıs arasındaki hakaret, iftira vs. için Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir.
-
Yetkili Mahkeme: Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uyarınca haksız fiilden doğan davalarda, davacı birden fazla yer mahkemesi arasından seçim yapabilir. HMK, davanın şu yerlerden birinde açılabileceğini kabul eder: Haksız fiilin işlendiği yer, zararın meydana geldiği veya etkilerinin görüldüğü yer, zarar görenin yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Bu seçeneklerden herhangi birinde dava açmak mümkündür. Özellikle internet yoluyla yapılan ihlallerde “zararın meydana geldiği yer” çok geniş olabileceğinden uygulamada genellikle davacı kendi yerleşim yerini tercih edebilmektedir. HMK 16. madde bu konuda yol göstericidir. Sonuç olarak davacı, lehine ve pratik bulduğu yetkili yer mahkemesini seçebilir.
Yetki kuralları, usul hukuku bakımından davanın seyrini etkileyebileceği için önemlidir. Davacı yanlış yerde dava açarsa davalının itirazı üzerine dava yetki yönünden reddolabilir. Bu yüzden genellikle davacılar, HMK’nın kendilerine tanıdığı kendi ikametgahlarında dava açabilme kolaylığını kullanabileceklerdir.
Tüzel Kişilerde Kişilik Hakkı ve Manevi Tazminat
Şu ana dek anlatılanların çoğu gerçek kişiler için geçerliymiş gibi görünse de, tüzel kişiler (şirketler, dernekler, vakıflar gibi) de hukuk düzenince kişilik haklarına sahiptir. Elbette tüzel kişilerin bedensel bütünlüğü, yaşama hakkı gibi insana özgü değerleri olamaz; ancak şeref ve itibar, ticari saygınlık, ismi, markası, sırları gibi manevi nitelikteki kişisel değerlere tüzel kişiler de sahip kabul edilir. Türk Medeni Kanunu’na göre tüzel kişiler, yalnızca insana özgü haklar dışında kalan bütün haklara ehildirler. Bu nedenle tüzel kişilerin de kişilik hakları mevcut olup hukuka aykırı saldırılara karşı korunmaları gerekir.
Tüzel kişilerin manevi tazminat talepleri konusunda geçmişte bazı tartışmalar olsa da günümüzde öğreti ve Yargıtay uygulaması büyük ölçüde bunu kabul etmiş durumdadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bir kararında, tüzel kişilerin de onur ve saygınlığı olabileceğini, özellikle ticari itibarın tüzel kişinin şeref ve haysiyetinin bir görüntüsü olduğunu vurgulamıştır. Örneğin bir şirketin piyasa itibarı onun kişilik değerlerindendir; rakipleri tarafından asılsız söylentilerle bu itibar zedelenirse, şirket de manevi tazminat isteyebilir.
Tüzel kişiler tabii ki fiziksel acı çekmezler, bu nedenle manevi zarar kavramı onlar için “itibar kaybı, güven sarsılması, ticari prestij zedelenmesi” gibi soyut zararlar şeklinde anlaşılmalıdır. Bu da hukuk literatüründe objektif manevi zarar teorisi ile açıklanır: Yani tüzel kişinin bir hakkı ihlal edildiğinde, fiilen acı çekip çekmediğine bakılmadan zarar oluşmuş sayılır. Nitekim öğretide baskın görüş, tüzel kişilerin kişilik hakları ihlal edildiğinde manevi tazminat talep edebileceği yönündedir. Karşıt görüşler teorik planda kalsa da, Yargıtay kararları da tüzel kişilerin manevi tazminat taleplerini kabul etmektedir.
Tüzel kişilere örnek: Örneğin bir şirket hakkında basında çıkartılan asılsız bir haber, onun ticari itibarına saldırı teşkil edebilir. Bu durumda şirket, haberi yapanlara karşı manevi tazminat davası açabilir. Yine bir rakip firma, haksız rekabet kapsamında bir şirketin ürünlerine iftira atarsa, bu da o tüzel kişiye manevi zarar verir. Uygulamada tüzel kişiler özellikle ticari saygınlıklarının zedelenmesi hallerinde bu yola başvurmaktadır. Hatta bir Yargıtay 9. Hukuk Dairesi kararında, şirkete ait ticari sırların eski çalışan tarafından rakibe sızdırılması eylemi, şirketin kişilik haklarına (ekonomik saygınlığına) saldırı sayılmış ve manevi tazminat talep edebileceği belirtilmiştir.
Tüzel kişilerde manevi tazminatın belirlenmesinde de benzer ilkeler geçerlidir; ancak onların “manevi acısı” yerine “itibar kaybının derecesi” değerlendirilir. Örneğin ulusal çapta faaliyet gösteren büyük bir şirketin markasına yönelen saldırı daha yüksek tazminatla sonuçlanabilirken, küçük bir işletmenin yerel itibarını etkileyen bir fiilde daha mütevazı bir tazminat uygun görülebilir.
Sonuç olarak tüzel kişiler de kişilik haklarının ihlali durumunda manevi tazminat isteyebilirler. Hukukumuz gerçek kişi-tüzel kişi ayrımı yapmaksızın, niteliğine uygun düştüğü ölçüde tüzel kişilerin manevi varlığını da koruma altına almıştır. Tüzel kişinin talep hakkı, temsilcileri (örneğin şirket adına yönetim kurulu) eliyle kullanılır ve kazanılan manevi tazminat da tüzel kişinin malvarlığına dahil olur.
Sonuç
Kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat davaları, kişinin en değerli manevi varlıklarına yöneltilen haksız saldırıların hukuk eliyle telafi edilmesini amaçlayan önemli bir mekanizmadır. Bir kimsenin şerefine, özel yaşamına, bedenine veya itibarına yönelmiş hukuka aykırı fiiller, sadece cezai değil hukuki anlamda da sonuçlar doğurur. Mağdur, Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu’nun tanıdığı haklarla, bu saldırının durdurulmasını ve uğradığı manevi zararın para ile karşılanmasını isteyebilir.
Unutulmamalıdır ki manevi tazminat mağdur için bir giderim ve tatmin aracıdır; öte yandan fail için de hukuka aykırı davranışların yaptırımsız kalmayacağının bir uyarısıdır. Bu dengeyi kurarken yargı makamları, hukuka aykırılık ile ifade özgürlüğü gibi değerler arasında hassas bir sınır çizer, her somut olayı kendi koşullarına göre değerlendirir. Gerek Yargıtay kararları gerek doktrindeki çalışmalar, kişilik haklarının korunmasında bireyin onur ve haysiyetinin üstün değerini vurgulayarak, manevi tazminat müessesesini bu değerin bir yansıması olarak geliştirmiştir.
Sonuç itibariyle, eğer bir kişinin kişilik haklarına (örneğin itibarına, özel hayatına, bedenine, ismine vb.) yönelik bir saldırı gerçekleşmişse, bu kişi manevi tazminat davası açarak hakkını arayabilir. Dava açarken zamanaşımı sürelerine dikkat edilmeli, deliller (tanık, belge, yayın vs.) titizlikle toplanmalı ve talep uygun bir miktarda ve hukuki dayanaklarıyla belirtilmelidir. Mahkeme sürecinde saldırının varlığı, hukuka aykırılığı ve manevi zararın boyutu ortaya konulduğunda, hakim hakkaniyete uygun bir tazminata hükmedecektir. Bu tazminat, mağdurun yaşadığı manevi acıları tamamen unutturmasa da, ona hukuk önünde haklılığının tescillendiği ve uğradığı haksızlığın giderilmeye çalışıldığı duygusunu verecektir. Böylece, hukuk düzeni kişilerin manevi varlıklarına sahip çıkarak, toplumda insan onurunun korunması ilkesini somut biçimde hayata geçirmiş olur.
Bu makale ve içeriğindeki tüm yazılanlar, yazarın telif hakkı koruması altındadır ve yazarın yazılı izni olmaksızın bu makalenin herhangi bir bölümü, elektronik, mekanik, fotokopi, kayıt veya başka herhangi bir yöntemle kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya saklanamaz. İzin alınmadan yapılacak her türlü kullanım, telif hakkı ihlali sayılacak ve yasal işlem başlatılacaktır. İçerik yalnızca genel bilgilendirme amaçlıdır, hukuki danışmanlık yerine geçmez ve doğabilecek zararlardan yazar sorumlu tutulamaz.
Tüm hakları saklıdır. © 2025, Av. Buğra Topaktaş
